26 Haziran 2018 Salı

Star Wars Üzerine


Tarih: 17 Aralık 2017

Yer: Akasya Acıbadem IMAX Sineması

Film: Star Wars - Episode VIII: The Last Jedi

Sıra: E

Koltuk: 9

Bilet Ücreti: 36

İÇ. SİNEMA SALONU - AKŞAMÜSTÜ

İlk aksiyon sahnesi bitmiştir.
Bir önceki filmde yarım kalan Luke ve Rey’in buluşma sahnesi perdeye yansır. Kamera TAN’ın suratına doğru yaklaşır.


TAN’IN İÇ SESİ(V.O)
EVET! Üç yıl bunu bekledim, sonunda ışın kılıcını aldı.
Şimdi bir de felsefik bir söz söyler, Jedi Master sonuçta.


 TAN’IN İÇ SESİ(V.O)
Adam be adam!


TAN’IN İÇ SESİ(V.O)
NE?!?!?!?!?

TAN’IN İÇ SESİ’nin sahip olduğu heyecan ve mutluluğun yerini kafa karışıklığı ve bir tutam da hayal kırıklığı almıştır.
Bu duygu filmin sonuna hatta filmin sonrasında 6 ay kadar bununla alakalı 2.000 kelimelik bir yazı yazana kadar devam edecektir.

Evet, The Last Jedi’ı beğenmedim.

Bu yazıda size neleri niye beğenmediğimi ve beğendiğim şeyleri de neden beğendiğimden bahsedeceğim. (Daha çok beğenmediğim şeylerden bahsedeceğim.)

The Last Jedi’a girişmeden önce birkaç uyarı yapmam gerekecek, sonuçta konu Star Wars olunca çoğu ‘hayran’, Star Wars hakkında konuşurken fazla ‘tutkulu’ ve ‘hevesli’ hale gelebiliyor. Eskigeek_94’ten ölüm tehditleri saçan mesajlar almak istemiyorum.

UYARI: Bu film ve genel olarak Star Wars hakkındaki görüşlerin hepsi bana aittir. Yani bu demek oluyor ki bu yazı öznel fikirlerimi içerecek. Teknik konulara değinsem de beğendiğim veya beğenmediğim çoğu öğe, kişisel sebeplere ve tercihlere dayanıyor.

UYARI II: Ben de Star Wars seviyorum. Ben de filmleri, dizileri, kitapları, müzikleri, oyuncakları, posterleri ve tişörtleriyle büyüdüm. Hatta şu an bu yazıyı üstümde bir Star Wars tişörtü varken yazıyorum, ben de bu ‘galaksi’nin hayranıyım. Bu yazıyı The Last Jedi filmini ya da Star Wars kültürünü nedensiz bir şekilde komple yermek için yazmıyorum. Ben de sizden biriyim... valla.

Bir de, evet tahmin ettiğiniz üzere, bu yazı Star Wars: The Last Jedi’dan yığınlarca spoiler içerecek.

‘Mystery Box’ Tekniği

Luke ve Rey ne konuşacaklar?’

‘Kylo iyi tarafa dönecek mi?’

‘Snoke kim, nedir, necidir?’

‘Rey kimin çocuğu?’

Luke, Rey’den ışın kılıcını alınca ne yapacak, ne tepki verecek?’

TheForce Awakens’tan sonra hepimizin kafasında bu sorular vardı. Zaten o filmin yönetmeni J.J Abrams’ın artık imzası olan bir hikaye anlatım aracı bu: ‘Mystery Box’. Seyirciden bilmek istedikleri, merak ettikleri bilgileri, bilerek ve gelecekte anlatacaklarını -belki de anlatmayacaklarını- düşündürterek onlardan saklamak. 

(Bu TED Talk konuşmasında detaylıca bahsediyor.) 

Abrams bu soruları bize 2015’te sordurmaya başlıyor ve biz 2017’de Episode VIII çıkana kadar bu soruları kafamızda milyonlarca kez döndürüp cevaplar arıyoruz. Twitter’da dolanıyoruz, film sitelerine bakıyoruz, YouTube videoları izliyoruz, arkadaşlarımızla tartışıyoruz, geceleri uyumuyor ve bir cevap bulamayınca film serisini ve çocukluğunuzu batıracaklarını düşünüp bir oraya bir buraya dönerek uyumaya çalışıyor ama uyuyamayarak gözyaşı döküyoru--- yok, bu sadece benim galiba.

İki yıl bekledikten sonra The Last Jedi ile bu soruların cevaplarını alacağımızı ve daha önemlisi bizi tatmin eden cevaplar alacağımızı düşünüyoruz.

Peki... bu soruların cevaplarını alıyor muyuz?
Evet.

Peki, bu cevaplar bizi tatmin ediyor mu?
Hayır, beni etmiyor.

Bunun nedeninin filmler arasında gelecek filmlerin hikayeleri yazılırken senaristler arasındaki iletişim kopukluğundan olduğunu düşünüyorum. O yüzden biraz prodüksiyon aşamalarına bakmamız gerekecek.

Star Wars Prodüksiyon Günlükleri

Belki diyebilirsiniz “J.J (ve Lucasfilm hikaye ekibi) ilk filmi yazarken yukarda yazılan soruların cevaplarını bilmiyorlar mıydı?”. Bu sorunun cevabı: Hayır, bilmiyorlardı. The Force Awakens, bir hikaye ekibi tarafından yazıldığını belli eden bir film, çünkü ‘güvenli’ bir film. Bundan kastım: The Force Awakens, hikaye noktaları ve karakter gelişmeleri açısından risk almayan ve orijinal üçlemenin ilk filmi olan A New Hope’u takip eden bir film. The Force Awakens’ın yapması gereken tek şey, yeterli derecede düzgün bir film yaparak yeni üçlemeye bir başlangıç sunmaktı. Prequel üçlemesinin tadını ağzımızdan silmek ve Star Wars’un eskisi gibi olduğunu modern dünyamızda da göstermekti. Ve -bence- bunu başardı.
J.J ise o çok sevdiği ‘mystery box’ sorularını filme yerleştirdi ve cevapları için 8.-9. bölümleri ele alacak yönetmenlere güvendi. Daha sonrasında sırayla Episode 8 için Rian Johnson ve üçlemeyi kapatacak Episode 9 için de Colin Trevorrow işe alındı. Rian Johnson, 8 için görmek istediği hikayeyi yazıp sundu ve Lucasfilm’den onay geldikten sonra çekimlere başladı. Colin Trevorrow da senaryoyu birlikte yazdığı Derek Connolly ile hikayesini sundu ve çekimler için onay aldı. 




Ancak 9’un çekimleri başlayana kadar Trevorrow’un yönettiği bir film (The Book of Henry) vizyona girdi ve neredeyse bütün sinema eleştirmenleri tarafından topa tutuldu. Bu olay Lucasfilm’in Trevorrow’u dünyadaki en büyük ‘franchise’lardan biri olan Star Wars’u emanet edip edemeyeceklerini düşündürttü ve çok geçmeden Trevorrow, Star Wars Episode IX’un yazarlık ve yönetmenlik işinden kovuldu. Yani aslında 7,8 ve 9’un hem hikaye noktaları hem de karakter gelişmeleri açısından bir ‘giriş-gelişme-sonuç’ planı vardı ancak Trevorrow kovulduktan sonra 9’un hikayesi çöpe atıldı ve 8 vizyona girdikten sonra son filmin hikayesinin yeniden yazılmaya başlanmasına karar verildi. Tamam... bu olayların arka planıydı, şimdi The Last Jedi’a geçebiliriz.

Suç Atmacalar

Rian Johnson’ın defalarca kez röportajlarda ve Twitter hesabında da dile getirdiği gibi Lucasfilm birkaç not dışında Johnson’ın hikayesine karışmadı. (Tabii ki dışarıdan baktığımız için izleyiciler olarak tam olarak bunun doğruluğunu bilemeyiz ama ben inanıyorum.) O yukarda sorduğum sorulara kendi açımdan hayal kırıklığıyla cevap verilmesinin nedeni bence şu: İnternet.

Herkesin her karakter ve her hikaye noktası için kendi teorileri vardı. ‘Rey’in anne/babası kim?’ sorusu tam iki senedir her yerde geçiyordu. Rian Johnson 8’in hikayesini yazarken oturdu ve dedi ki: “Herkes Rey’in birisinin kızı olmasını bekliyor... peki ya kimsenin kızı olmazsa?”

Ve teoride kağıtta bakıldığı zaman bu tercihi beğeniyorum. Belki bunu bir roman olarak okuyor olsaydım beklenmedik bir sonuç olduğu için güzel bir ters köşe olarak bakardım. Ama sinematik bir açıdan filme baktığım zaman bu hikaye noktasının beni hayal kırıklığına uğrattığını görüyorum. Sinematik derken görsel olarak anlaşılmasın, Rey’in mağaraya düştüğü ‘reveal’ sahnesi bence görsel açıdan çok ilginç; sinematik açıdan derken salondaki herkesin heyecanını aniden kesen bir hikaye noktası olarak diyorum. Bir ‘I am your father’ dramatikliği yok ve belki de o dramatiklik istenmemiş, anlayabiliyorum, fakat tam iki sene boyunca sorguladığınız şeyin cevabının sizi tatmin etmesini de istiyorsunuz. Gerçekten size ‘anti-climactic’ bir şekilde size Rey’in ailesinin hikayede önemli bir rolü olmadığını söylüyor. Şöyle bir benzetme yapayım: İki sene boyunca Rey hangi tür elma diye düşünüyorsunuz. Kırmızı mı, yeşil mi, sarı mı, vs. Sonra -iki yıl sonra- size diyorlar ki, ‘He ya, Rey elma değil, armut.


Ve bu cevaplar üst üste hayal kırıklığı yaratarak gelince film bittiğinde bir sonraki filmi izleme isteğiniz bile kalmıyor. The Force Awakens’ın sonunda heyecanlanıyorsunuz, sizi merakın ve bir sonraki filmi izleme isteğinizin doruklarında bırakıyor. Çok da beğenmediğim Rogue One bile son aksiyon sahnesiyle kalp artış hızınızı yükselterek filmi bitiriyor. Ama The Last Jedi yavaş, sessiz ve depresif bir şekilde bitiyor. Size gelecekte ‘barış’, ‘bir amaç’ ya da ‘umut’ olduğunu söylese de Asiler yani ‘iyi adamlar’ için film umutsuz bir şekilde bitiyor.
Ve bunun ortaya çıkışının böyle olmasında suçu Rian Johnson’a atmıyorum, Mystery Box tekniğine atıyorum. Çünkü ilk filmde bu kadar Rey’in soy ağacı muhabbeti geçip açık bırakılan bir kapı niteliğinde bitirilmeseydi; teoriler ve spekülasyonlar havada uçuşmayacak ve önümüze ne sunulsa kabul edecek, ‘elma-armut’ tarzında saçma analojilere girişmeyecektik. (Bu konuda sinirli olduğum belli oluyor mu?)

Rian Johnson’a suç attığım yer ise (ve evet 6 kısa film çekmiş biri olarak şimdi Star Wars yönetmenlerine suç atmaya devam ediyorum) filmde bazı hikaye noktalarının ortaya çıkışlarını sanki seyirciyle dalga geçiyor gibi uygulaması.

Bu da ‘bathos’ adı verilen efektin bence kötü bir şekilde kullanılmasından kaynaklanıyor. Bathos, heyecan yükselirken ve merak artarken aniden gelen absürt ya da komik an olarak tanımlanıyor. Filmdeki hiçbir bathos anı işe yaramıyor. Ve aslında film ilk sahnesiyle size nasıl bir tonda olacağını gösteriyor:

Bir aksiyon sahnesinin içindeyiz. Asi Lideri Poe Dameron, New Order gemisini bombalardan kaçarak patlatmaya çalışmaktadır.
Leia’yla tartışan Poe, emirleri görmezden gelerek kendi bildiğini yapar. Geminin içindeki General Hux’la iletişime geçer.
Ve bu ciddi ve çoğu kaybın verildiği aksiyon sahnesinin ortasında Hux’la konuşur. Herkes iki taraftan da tehditkar bir tavır beklerken...
... Poe, Hux’ın annesine laf atar.

TAN sahte bir şekilde güler. Aslında içi ağlıyordur.

Ve işte film daha ilk sahnesiyle size tonunu belli etti, ‘beğenirsiniz beğenmezsiniz size kalmış’ dedi. Ancak bu aksiyon sahnesinden sonra Luke ve Rey’i geçenki filmde bıraktığımız yerden izlemeye devam ediyoruz. İki sene bekledikten sonra Luke ışın kılıcına kavuşacak ve yeni üçlemedeki ilk sözlerini söyleyecek.
Rey’den ışın kılıcını alır.
Bakar.
Müzik yükselir.
Ve...
... ışın kılıcını komik bir şekilde arkasına atar.

İşte, güldürmeyen bir ‘bathos’ sahnesi daha.
Luke’un huysuz yaşlı bir adam olmasıyla sıkıntım yok, hatta ışın kılıcını atmasıyla da bir sıkıntım yok. Tek sıkıntım, ışın kılıcını komik olacak bir şekilde arkasından atması. Sanki Rian Johnson bütün seyircilerin beklentilerini trollemiş gibi hissediyorsunuz ve bu beklentinizin olduğu ya da heyecanlı bir şey olacağını düşündüğünüz çoğu sahnenin size cevabı böyle olunca, bu efektin daha da işe yaramadığını görüyor ve hayal kırıklığına uğruyorsunuz.

Luke’tan, Finn’den ya da BB-8’ten kimden geldiğine fark etmeksizin neredeyse hiçbir komedi sahnesi işe yaramıyor. Sonra film bitiyor ve ağzınızda ‘kekremsi bir tat’ bırakıyor. Karakterleri düşündüğünüzde, filmde neler yaptıklarını ve önceki filmden sonra ne kadar değiştiklerini sorguladığınızda ise şunu görüyorsunuz: Karakterler bu filmde hiç değişmedi ki.

Karakterler

Rian Johnson’ı bir yazar ve yönetmen olarak çok severim. Brick ve The Brother’s Bloom’u beğensem de bence Looper’da parlamıştır. The Last Jedi’da yazar olarak yarattığı hikayeyi beğenmesem de yönetmen olarak bence haddinden de fazla çalışmış. Tabii bu görsel şöleni başarmasında teknik ekibinin de çalışmasını göz önünde bulundurmak lazım fakat fikirler Johnson’dan çıktığı için övgüleri ona veriyorum. Kurgu ve sinematografi açısından en iyi yönetilen Star Wars filmi olmasına rağmen filmin temposu bakımından da en sıkıntılı Star Wars filmlerinden. Film bittikten sonra bazı sahnelerin gereksiz olduğunu görüyorsunuz. Yaşanan olayların karakterlere etki etmediğini, filmin başında nasıllarsa sonunda da öyle olduklarını görüyorsunuz. Her karakter değil ama çoğu yan karakter öyle:

Finn - Bir önceki filmde Asiler’in (yeni) Death Star’ı patlatması için yardım eden Finn, bu filmde iyi ve kötünün farkını tekrardan (!) gördü. Bütün filmi ana aksiyondan uzakta, zayıf ve manasız bir casino hikayesinde geçirdi. Ve böyle bir görevden bile başarısız bir şekilde geri döndü. En sonda kendisinin de gerçek bir Asi olduğunu hissetti ve iyi bir amaç uğruna kendini feda etmeye çalıştı. Ancak yapamadı çünkü filmde Rose diye bir karakter var.

Snoke - The Force Awakens'te kim olduğuna dair bu kadar merak yaratılmışken hiçbir soruya cevap vermeyip bir de üstüne bu şekilde ölmesi (harcanması) yan karakterlerin değişim ve gelişimleri üzerindeki zayıflığı da gösteriyor.

Rose - Sadece Finn’in B hikayesinde onun yanında olması için yazılmış bir karakter. Finn’in kendini feda etmesine izin verse Finn’in hikayesi güzel bir şekilde kapanmış olabilirdi. Rose karakterinin hikayesi son filmde nerelere gidecek hiçbir fikrim yok. Umarım Rey-Finn-Rose aşk üçgenine dönüşmez.

Leia - The Force Awakens’ın sonunda Asiler ile birlikte bir gemide New Order’dan kaçıyordu. The Last Jedi’ın sonunda Asiler ile birlikte bir gemide New Order’dan kaçıyor.

İlk filmin sonunda Poe ve Finn gibi yardımcı karakterler çok ilgi çekici gelmişti. Yeni üçleme için kahramanlarımızın bu olacağına inanmış ve gelecek filmlerde ne yapacaklarını merak ediyordum. Bu filmden sonra nereye gideceklerini bilmiyorum, tahmin bile edemiyorum ve ne yalan söyleyeyim öğrenme isteğimi de kaybetmiş gibiyim.


Filmde gelişen ve ne kadar çok beğenmediğim şey olsa da iletişimini ve etkileşimini beğendiğim iki karakter var: Rey ve Kylo. Rey bir Jedi (son Jedi) olmayı öğrenirken, Kylo bu galakside doğru tarafı bulmak için uğraşıyor. Kylo ve Rey’in birbirlerini hem tehdit etmeleri hem de kendi taraflarına doğru çekmeye çalışmaları ve aralarındaki etkileşim çok ilgi çekiciydi. Eğer Snoke’u alt ettikten sonra Rey, Kylo’nun ‘galaksiye denge getirerek yeni bir güç yaratalım’ teklifine evet deseydi serinin gidişatı çok farklı ve -benim açımdan- daha ilginç bir hal alabilirdi.
Bu etkileşime Luke’u da dahil ederek bir üçgen yaratabiliriz. Luke’un Kylo’yla geçmişi ve bu yüzden Rey’i eğitme korkusu gayet güzel bir şekilde perdeye yansıtılmıştı. Ancak Luke’un ölümünün gereksiz olduğunu düşünüyorum. Evet, artık yaşlı ve bütün gücünü kullanmış olabilir ama Asiler daha kurtulmadı ki. New Order yerle bir edilmiş olsa ve sonra (yani son filmin sonunda) kendini ‘iyi taraf’ kazandıktan sonra barış ve huzur içinde bıraksa hem karakter için hem de Skywalker Saga’sı için daha güzel bir final olabilirdi.



Sonuç olarak, Star Wars - Episode VII: The Last Jedi, çok güzel hatta bazı unutulmaz Star Wars anları ve kareleri yaratmasına ve görsel olarak çok güzel gözükmesine rağmen hikaye ve karakter gelişimi açısından yanlış kararları yanlış şekilde aldığını hissettiriyor. The Last Jedi defterimi Jedi Tapınağı’nda gördüğümüz kitapların birindeki şu dizelerle bitirmek istiyorum:

"First comes the day

Then comes the night.
After the darkness
Shines through the light.
The difference, they say,
Is only made right
By the resolving of gray
Through refined Jedi sight."


―Journal of the Whills, 7:477

3 Eylül 2017 Pazar

Death Note: Anime vs Hollywood

Bir Başyapıtı Kültürsüzleştirmek


Bu yazıda bir hafta önce Netflix yapımcılığında ekranlarımıza yansıyan Death Note'u inceleyeceğim. Daha çok 2006 yılında çıkan anime ile karşılaştırıp -kendimce- neyin yanlış ve neyin doğru yapıldığını dile getireceğim. O yüzden animeyi veya filmi izlemediyseniz hemen gidip izlemenizi öneririm çünkü 'spoiler' bölgesine giriş yapıyoruz. Anime olan Death Note, mangayı muhteşem bir şekilde adapte edip ağır ve derin felsefik temaları bir çizgi dizisi içine enjekte eden aynı zamanda heyecan verici, rahatsız edici ve eğlenceli olmayı başaran nadir dizilerden biridir, o yüzden izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. 2017 yapımı film olan Death Note'u ise bir adaptasyonun nasıl yapılmaması gerektiğini görmeniz için izlemenizi tavsiye ederim.(Dikkat edersiniz ki bunu şiddetle tavsiye etmiyorum.)

 

Eğer animenin ya da manganın film halini izlemek istiyorsanız, bu film sizin için değil. Filmin adı sadece Death Note, karakterlerin adları sadece aynı. Ne hikaye, ne karakterlerin görevleri, ne motivasyonları, ne de bu hikayedeki gidişatları aynı. Sadece konsept aynı. Eğer birebir bir adaptasyon izlemek istiyorsanız 2006 yılında çıkan Japon yapımı film Death Note'u izlemenizi öneririm. 

2017 Death Note'a gelirsek:
Film adaptasyonu Japon kültürünü Amerikan -Batı da diyebiliriz- kültürüne göstermemeyi tercih etmiş. Hikayeyi alarak komple 'bir Amerikan filmi' olarak yansıtmış. Animenin sizi koltuğunuzun ucunda oturtan müzikleri yok; onun yerine 80'lerin Amerikan soft-rock şarkıları var. L ve Light arasındaki o kedi-fare oyunu, sonunu tahmin edemeyeceğiniz hikaye noktaları, akıllıca ve kurnazca iki karakterin birbirini yakalama çalışmaları yok; onun yerine yüzlerce, binlerce aksiyon filminde izlediğimiz sıkıcı bir kovalamaca sahneleri var. Ve inanır mısınız, bir sahnede L bir arabanın kaputunun üstünde kayıyor. Evet, yanlış duymadınız. O hani animeden çok sevdiğiniz dedektif L var ya işte bu filmde Light'ı kovalıyor... POLİS ARABASI ÇALARAK. Sonra Light'ı tesadüfen bulduktan sonra koşarak kovalamaya geçiyor. Kovalamanın sonunda animeye yakınlaşıyorlar en azından. Kovalama sonunda Light onu akıl oyunlarıyla etkisizleştiriyor, hatırlıyorsunuz değil mi? HAYIR. Yalan söyledim, öyle bir şey yok. L tam Light'ı kıstırmış, elindeki tabancayı -L ve tabanca... ne alaka- yüzüne doğru doğrultmuş... ve ne oluyor? Bir anda oradaki dükkandan çıkan bir adam L'in kafasına kürekle vuruyor. Ta daa, buyrun size Amerikan Death Note. 

Tema Farkları

Animede önemli olan şey defter bile değil aslında. Evet, defter dizinin en büyük aracı olabilir -dizinin adı sonuçta- ama anime çok daha büyük temaları da ele alıyor. Dizi sadece Light'ın sevmediği insanları öldürmesi üzerine olsa birkaç bölümden sonra sıkıcı olurdu zaten. Dizi, Light kadar ilginç ve akıllı bir karakterin eline geçen bu defter sayesinde büyük bir görevle başa çıkışını anlatıyor. Light, masum insanları da öldürebilecek kapasitede bir karakter.(Yeri geldiğinde öldürüyor da zaten) Amacı 'Tanrı'yı oynamak' değil, 'Tanrı olmak'. L ile içine girdiği çatışma fiziksel bir kavga değil, hatta fiziksel bir kavgadan olabildiğince uzak. Hep bir adım sonrasını düşünen iki -artık deli sayılacak kadar- zeki insanın birbirlerini alt etme çabaları. Light Yagami karakteri kendini 'adalet' kavramının fiziksel hali görerek dünyada adaleti sağlamak için önüne gelen herkesi ve her şeyi kullanabilecek, yoluna çıkan engelleri hiç üzülmeden ya da ahlaki bir suçluluk hissetmeden yok edebilecek bir psikopat. Evet, Light'a psikopat dedim, lütfen taşlamayın. 
Dizinin 37 bölümünde genel olarak sorulan bir soru var: 'Adalet nedir?' Hatta birbirleriyle çatışan iki baş kahramanımızın 2. bölümde kendi kendilerine dediği bir cümle de bu tezimi kanıtlıyor: 'Ben adaletim.'  (sahneyi izlemek için tıklayın)


Filmde ise adalet kavramı yerini 'iyi ve kötünün savaşı'na bırakmış durumda. Light Turner karakteri suçluları ve sadece suçluları öldürerek kendini iyi bir katakter olarak yansıtıp neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösteriyor. Light'ın karakterinin motivleri siyah-beyaz kadar net olmasa da 'yapması gereken' bir şey olduğunu biliyor. Hatta defterlerle ilk cinayetleri, okulun zorbası ve annesinin katili oluyor. Amacı 'Tanrı olmak' ya da 'Tanrı'yı oynamak' falan değil, 'dünyada düzeni sağlamak'. 


Filmde sorulan soru ise: 'Böyle bir gücün sorumlulukları nedir?' Adalet kavramı da orada burada bahsediliyor ancak bu ağır ögelere yeterince zaman ayrılmıyor. Film gidip ergen romantizm, slow-motion dans sahneleri ve kalabalık bir 'sonuç' bölümüne -buraya değineceğim- yer vermeyi seçiyor. Filmi yapmaya çalıştığı şeyler için takdir ediyorum, fakat başaramamış. Böyle yüklü temaları sadece 1 saat 40 dakikalık bir filmle anlatamazsınız. Anime bile 25 dakikalık 37 bölümde anlatabilmişken, bu konsepti sadece bir filme sığdıramazsınız. 

Karakterler

Animede Light Yagami, çok başarılı bir öğrenci ve bu zekası sayesinde Death Note'u eline geçirdiği anda tam olarak ne yapacağını bilen bir karakter. Bu gücü Kira olarak benimseyip hiçbir şekilde duygularının başarmak istediği şeyin önüne geçmesine izin vermeyen bir idealist ve narsist.
Filmde ise Light Turner, deftere sahip olmadan önce annesini kaybetmiş -sempati puanı +1- ve Tanrı kompleksi olmayan biri. Böylece izleyenler karakterle daha kolay bir şekilde empati yapıp onun yanında durabiliyorlar. Animedeki gibi 'Yeni Dünya'nın Tanrı'sı' olma gibi bir amacı yok, kendini insanlardan üstün de görmüyor, insanlar için bu gücünü kullanıyor. Ona kötülük yapanları cezalandırıyor. 
Yagami ve Turner'ın arasındaki en büyük fark da bu: 
Birisi seyircilerin sevip sevemediğine karar veremediği bir egoist; diğeri ise ahlaki bir çizelgesi olup defteri kendisinin ve insanların yararına kullanan bir liseli. Nat Wolff yaratmak istedikleri Light'ı iyi bir şekilde oynamış fakat onun yerine daha tehlikeli bir Light karakteri yazılıp, daha tehditkar gözüken bir oyuncu oynatılabilirdi.


Willem Defoe'nun seslendirdiği Ryuk ise belki de animeye en çok yaklaşan karakter olmuş. Ama çoğu yan karakterde olduğu gibi yeterli zaman verilmediği için önemsiz bir yan karakter oluyor. Animede izlemekten keyif aldığımız Ryuk'u görebiliyoruz filmde, en azından o potansiyeli. Fakat filmde sadece Death Note'un kurallarını söylemek ve gönderme olarak elma yemek için orada. Bu kadar maalesef.

Animede Misa, saf ve yaptığı her şeyi Light'a olan aşkından yapan bir karakter. Kullanıldığını anlasa bile Light'a duyduğu hislerden vazgeçemeyen ve onu mezara bile takip edebilecek bir kız. 
Filmde ise psikopat. Hollywood'un 'güçlü bir kadın' olarak karakter anlayışı. Light'ı manipüle ederek gücü yakalamaya çalışan bir insan. Öldürmek için amacı yok, defteri istemesinin tek sebebi bu öldürme gücünün ona tatlı gelmesi. Animede Light'ın karakteristik özelliklerini filmde Mia'ya -adını da değiştirdiler- yüklemişler. Bir sahnede Light'a 'seni seviyorum' diyor ve aşkları alevleniyor. Bir sonraki sahnede 'seni manipüle ettim, öleceksin HAHAHA' diyip klasik bir kötü karakter tarzına bürünüyor. Bıyığı olsa bıyığını burup: 'Defter benim olacak, Sayın Turner.' diyecek. Havalı, güzel ve manyak. Tebrikler Hollywood, güçlü bir kadın karakter yazalım diyip her cümlesi bir öncekiyle çelişkili, anlamsız ve etkisiz bir karakter yazmışsın. 

L, animede aşırı sakin, gizemli ve duygusuz bir dahi. Yaptığı çıkarımların sebepleri var, sonuçları var, onunla birlikte düşünme ve 'acaba şimdi ne yapacak?' cümlesini söyleyebilme şansımız var. Karakterin geçmişini de hemen öğrenmiyoruz, kim olduğunu ve nasıl buralara geldiğini göstermek için zamana bırakıyorlar. Ve öğrendiğimizde de doğru yerde ve doğru zamanda öğreniyoruz. Watari ise onun sadece yardımcısı, hatta uşağı. 
Filme bakarsak, L'in geçmişi neredeyse aynı fakat en büyük fark bunu ne zaman açıklamayı seçtikleri. Karakterle tanışıyoruz ve 10 dakika sahne aldıktan sonra geçmişini öğreniyoruz. Hani nerede karakter geliştirmesi, nerede gizemi, nerede bu devlet? 


Filmi 2. izleyişimde birkaç not aldım -evet bu filmi iki kez izledim-, onları paylaşacağım:

L ile filmin 30. dakikasında tanışıyoruz. Kira'nın Japonya'da bir kulüpteki insanları katletmesini araştırırken karşımıza çıkıyor. Daha sonra Watari'yi tanıtıp 3 dakikalık sahneyi sonlandırıyorlar. L daha sonra Light'ın babasıyla bilgisayardan yaklaşık 2 dakikalık bir görüşme yapıyor. Ve Kira'nın Seattle'da olduğunu söylüyor. Çok basit sebeplerden dolayı bunu söylüyor, yani herkes bulabilir. L bir dahi olarak değil, sadece haberleri dikkatli izleyen bir insan olarak gösteriliyor. İlerleyen sahnelerde Light'ın babasıyla tanışıyor, 2 dakika. Ve sonraki sahnede de televizyona çıkarak Kira'ya meydan okuyor, bu da yaklaşık 2 dakika. Peki L karakterini bir sonraki sahnede ne yaparken görüyoruz, hatırlıyor musunuz? Light ile buluşurken.... yüzyüze... bir kafede... arada hiçbir şekilde bir gerginlik, tansiyon ya da çatışma yokken. Bu buluşma tam olarak filmin 52. dakikasında oluyor. Light ile 43 dakika, L ile sadece 9 dakika geçirmişiz ve aralarındaki 'dahi' çatışmaya mı inanacağız? Bu büyük rekabet, animede ilk buluşmaları bile özel olan bir anı sadece 50 dakikaya mı sığdırdınız? L kadar geçmişi ve düşünceleri geniş bir karakteri, onun seviyesinde olan Light ile buluşturmadan önce üzerinde sadece 9 dakika mı durabildiniz? 


Ve şunu da not olarak yazayım: Karakterin siyahi olması umrumda bile değil. İsterse beyaz tenli yapmış olsunlar... bu L değil. L duygusuz, zeki, kimsenin yapamayacağı çıkarımlarda bulunabilen bir rahatsız. Tek amacı Kira'nın kim olduğunu bulabilmek, bulduktan sonra da yakalayabilmek. Filmdeki L, Watari öldükten sonra onun intikamı için hareket ediyor. Amacı, bu büyük katili yakalamak değil, öldürmeye geçiyor. Adaleti ele geçirmeye çalışan bir karakteri alıp Kira'yı yakalaması için en büyük motivasyonu olarak 'intikam' olgusuna dayanmışlar. L yakından uzaktan öyle bir karakter değil. Yok telefondan Watari'inin ölümünü öğrenecekmiş de slow-motion ağlayacakmış da -sempati puanı +1- depresyona girecekmiş de intikam aramak için sokaklarda Light'ı kovalayacakmış da...

Yönetmen

Yönetmen Adam Wingard'ın 80'ler sevdasını burada da görebiliyoruz. Yönetmenin tarzı kötü değil, sadece böyle bir hikayeye uygun değil. The Guest filmi için slow-motion sahneler, 80'ler temalı bir soundtrack ve yine 70 ve 80'lere gönderme olarak gösterilen kanlı sahneler uygun. Ama Death Note gibi psikolojik gerilim tadında her sahnesinde endişe ve korku hissedilen bir film için değil. Deftere yazılan ölümler rahatsız edici olmalıydı böyle Final Destination tarzı kanlı oraya bağırsak buraya bağırsak uçuşan ölümler değil. Soundtrack de kötü değil, eğer şarkılar baz alınarak bakarsak. Güzel ve benim de dinlediğim şarkılar ama Death Note gibi bir hikayeye ve ekrana yansıtılan görsellere uyumlu değiller. Film bile kendi tonunda kararsız. Lunaparktaki son büyük sahnede bunu çok net görebiliyoruz. Hatırlatayım size:

''Mia delirmiş, 'give me my fucking book' derken defteri Light'ın ellerinden söküp alıyor. Light eğer Mia deftere dokunursa ölmesini ve kendisinin kurtulmasını deftere not etmiş, tabii bunu sonradan öğreniyoruz. Mia defteri aldıktan sonra dönme dolap Ryuk tarafından parçalanırken Light ve Mia slow-motion bir şekilde ölümlerine doğru düşüyorlar.''

Bu çok ciddi ve korku verici bir sahne olabilir. Bütün film boyunca bu çiftin ilişkisini anlattık, ne kadar klişe olsa da. Mia'nın ölümü rahatsız edici ve gerçek olabilir. Ama ne oluyor, 1980'lerden romantik bir şarkı eşliğinde düşüyorlar. Çocuğun bütün filmdir aşk yaşadığı kız ölürken komik bir sahne yaratılıyor. Kararsız bir ton gösteriyor film. Komik sahneler yeteri kadar komik değil, ciddi sahneler de kısa oldukları için yeterli etkiyi yaratamıyorlar. (sahneyi izlemek için tıklayın)

Sonuç: 2017 yapımı Amerikan Death Note kötü bir film değil, sadece kötü bir adaptasyon. Bunun nedenlerini de Amerikan-laştırma ve hikaye ve karakterleri seyircilerin anlaması için basitleştirme olarak gösterebiliriz.

Bugünlük bu kadar.


27 Mayıs 2017 Cumartesi

Choose Life... Again!

Scotland Is Still Shite!

 - SPOILERS - 

Bugünün filmi : 


İlk filmde parayı alıp kayıplara karışan Renton, 20 yıl sonra ''arkadaşlarının'' yanına geri dönüp her şeyi düzeltmeye çalışacaktır. 

İlk filmi izlemiş birisine devam filminin çıkacağını söyleseniz konusunu soracağını düşünmüyorum. Bu filmi konusu için izlemiyorum, izlemiyoruz. Bu sevdiğimiz, eğlendiğimiz ve biraz daha zaman geçirmek istediğimiz karakterlerle bir kaç saat daha ''takılmak'' için izliyoruz. 20 yıl önce Trainspotting'in  bize hissettirdiği duyguları tekrar hissetmek için izliyoruz. O 'kült' film tadını tekrar almak için izliyoruz. 

Peki, T2 Trainspotting bunu başarabiliyor mu?

İlk önce size T2'nin ne kadar iyi bir 'kült' filmi olduğunu ve 'kült' film türünün şu anki sinema sektöründeki rolünden bahsetmek istiyorum. 

'Kült film' nedir?
Kült film vizyona girdiğinde çok ses uyandırmayan, herkese hitap etmeyen ama hitap ettiği toplulukta çok çabuk bir şekilde popüler olup yayılan bir filme denir. Bknz. Fight Club, Trainspotting, Dredd, The Big Lebowski...

T2 de bu role çok iyi oturuyor çünkü; ilk filmin hitap ettiği topluluğa sesleniyor tekrardan. Filmin başarmayı istediği 'gelmiş geçmiş en iyi filmi' yapmak değil, sadece ilk filmin hikayesinin devamını getirmek. Her yerde reklamları yok, sayısızca fragmanı yok; hatta hiç reklamı yok. Ülkemizde 5 Mayıs'ta, film sektörünün madeni olan Amerika'da 3 Mart'ta vizyona girdi. Amerika'da yaptığı hasılat filmin bütçesinin sekizde biri. 1/8. Ülkemizde daha yeni çıkmasına rağmen bu gidişle Amerika'da yapılan hasılata yetişebilir. İşte kült filmlerin de yaptığı bu: Filmin kazandığı para onlar için önemli değil. Bu filmi yapanların tek istedikleri karakterlerin 20 yıl sonra nerede olduklarını, ne yaşadıklarını seyircilere göstermek. 
Ama bu durum benim aklıma bir soru daha getirtiyor: Başka bir kült filmin devamı gelseydi de bu kadar az bir hasılat görebilir miydik? Mesela yarın Fight Club 2 çıksa neler olurdu? İnsanlar hikayenin devamını merak edip sinemalara doluşur muydu, yoksa ''ya internete düşünce evimin keyfinde izlerim'' mi derlerdi? Fight Club farklı bir film olabilir, evet, ama Fight Club vizyona girdiğinde, insanlar nasıl Trainspotting'e 'sadece bir uyuşturucu filmi' dediyse; Fight Club'a da 'sadece bir dövüş filmi' diyorlardı. Brad Pitt, Edward Norton ve bütün ekip tekrardan ikinci film için gelseler, ilk hikayenin hayranlarının yüzde kaçı para ödeyip sinemada izlemek için can atar?

T2'ye gelirsek:

İlk film değil. Hatta ilk film gibi bile değil. Evet, karakterlerin hepsi hala sevdiğimiz gibiler. Evet, müzikler yine sahnelere, olaylara ve durumlara uygun. Evet, yine ''nefret - aşk - hüsran - kayıp - neşe - ihanet'' karışımı bir formül var karşımızda. AMA ilk filmin o hızlı temposu, her zaman her şey olabilir endişesi ve o orijinal, çenemizi düşüren görseller yok. Bunun nedeni; Hikayede uyuşturucu artık büyük bir rol oynamıyor, hatta: hiçbir rol oynamıyor. Karakterlerimizin kafalarının - neredeyse - bütün film boyunca yerinde olması filme bir ağırlık katıyor. Ekrandan bize diyor ki: ''O sevdiğin uyuşturucu bağımlıları değiller artık. Unut onu, hepsi olgunlaştı, daha büyük hedefleri var hepsinin.'' Yapılmak istenileni anlıyorum ve bu yapmak istediklerini gayet başarılı bir şekilde yaptıklarını da görebiliyorum fakat film bittiğinde sizde 'her şey yerine oturdu' hissi vermiyor. Bir arkadaşımın sözünü çalarak; ''Film sizde kekremsi bir tat bırakıyor''. Buruk bir şekilde sinemadan ayrılıyorsunuz. Başarmak istedikleri şey bu ama bu benim beğeneceğim anlamına gelmiyor maalesef. 


Filmin tam ortasında sevdiğimiz ve beraber işler yapmalarını istediğimiz iki karakter - Renton ve Simon (Sick Boy) - bir göreve girişiyorlar. Bir bara gidip farkedilmeden oradaki herkesin kredi kartını çalıp paralarını çalmak. Bu sahne tamamıyla bana ilk filmi hatırlattı. Çekiliş tarzından, oyunculuklara, garip/tuhaf komedik anlardan, şarkı seçimine kadar. Filmin en eğlendiğim bölümü oldu. Anlıyorum, filme daha dramatik anlar ve karakter seçimleri yansıtılmak isteniyor ama filmin bu parçası iki saate yayılsa çok büyük keyif alınarak izlenilirdi.


Yönetmenlik koltuğuna geri dönen Danny Boyle, ilk filmde yaptığı şeyleri burada hem tekrarlıyor hem de tekrarlamıyor. İlk filmde yapamadığı çoğu kamera tekniğini ve görsel içeriği burada teknolojinin de verdiği olumlu etki ile yapabiliyor. Ama ilk filmden de sayısızca gönderme yapıyor. T2'yi izlerken 'Ah, evet ilk filmdeki şeyi şey yapıyor.' cümlesini en az 10 kere diyorsunuzdur. Bu referanslar yapılsın, filme eğlence ve bir 'tanıdık sinerjisi' katıyor ANCAK bu efekt çok kullanıldığı zaman - ve haddinden fazla kullanılıyor - gönderme olarak değil de nostalji olarak algılıyorsunuz. İlk filmde aklımıza kazınan efsanevi görseller ve replikleri değil, yeni versiyonlarını görmek istiyoruz. Neredeyse her sahnede ilk filmden aşina olduğunuz bir şey görünce o an izlediğiniz ve takip etmek istediğiniz yeni hikayeye de odaklanamıyorsunuz. Senaryo da bu yüzden kendini kelepçelemiş bir şekilde duruyor. O anlara gönderme yapmak zorunda, kendi hikayesini baştan sona ilk filme yaslanmadan anlatamayacak duruma gelmiş gibi gözüküyor.


Sonuç: Eğer ilk filmi tekrardan izlemeyi beklemeyip, farklı bir tonda aynı karakterleri izlemek istiyorsanız derhal izleyin. Ama bir tavsiye; nostaljik anlara hazırlıklı olun.


Bugünlük bu kadar.

Choose life...